29 Kasım 2013 Cuma

SUÇ VE CEZA


 


Adalet iyilerindir, affetmek Tanrının insanlara armağanıdır, bu yüzden insanoğlu affetme büyüklüğüne nail olmuştur. Denizin durgun görünmesi onun büyüklüğünden bir şey kaybettirmez, martılara olan sevdası fırtınaya başvurmasını engeller, böyle olunca da kargalar dağlarda gezer, mısır tarlalarında mısır koçanlarını çalmakla meşgul olur. 



İyi insan kimdir? İyilik nedir? İyi olmak neden gereklidir? Davranış eğer eylemde acıya ve hüzne sebebiyet vermiyorsa yeterli midir? Ahlak ve davranış neye göre şekillenir? 

İnsanoğlu davranışlarını kontrol edebilen bir varlıktır. Tanrı insanoğlunu kontrol eder insanoğlu da kendini. Kendine hakim olan insanlara da hakim olur, insanlara hakim olmak demek insanları anlamak demektir. Aşık olmak ve sevmek ve sonrasında bir ilişkiyi yürütmek zekaya mı dayanır yoksa duygulara mı, yoksa cesarete mi? 

Sonsuz bir dünya da mı yaşıyoruz, yarınının nasıl olacağından  haberdar mı insan? Vızır vızır işeleyen trafikte bir karış ötede duran arabann metallerine gizlenmiş olan ölüm ya da bir denge kaybı sonrası yere çakılan bedenler varken ve zayıfken insanoğlu bu kibir bu önyargı niye? 

Zayıf insandan bahsedelim, zayıf insan kendini tanımayan insandır, konuştuklarında duyguları ön plandadır, duygular zekadan yoksunsa zarar verir, duygular yalnızca ön izlenim sağlar, zayıflar duygularının esiridir, aşk ve kin yalnızca mantıklı-duygusal  insanların ellerinde tam manasıyla yer bulur. Aşık olmaktan korktuğu için aşka inanmayanlar veya öyle görünmeye çalışanlar mı kuvvete tabidir? Bu deneyimlerini aşık oldukları için edinmişlerdir peki ya Tanrısal sevda böyle midir, deneyime tabi midir? Tanrı sizi sınarken başınıza gelen kötülüklerden siz mi sorumlusunuz yoksa Tanrı mı, Tanrı neden size adil değil, siz adil olduğunuz için mi! İçki içmek sarhoşluğa sebebiyet verir, içki içtikten sonra sarhoş olan Adem içkinin tesiriyle mi insanlara ve kendine zülmeder? Yanlış dostlarım tüm bildikleriniz yalnış sizi mutsuz eden şeyleri Tanrı maddeler halinde bütün bir şekilde yayımlasaydı herhalde ömrünüz kutsal metinlerdeki sonsuz iyilik kaynaklarını okumakla geçer ve sonrasında da nötür bir kişi olarak yaşamınız biterdi. Bunun yerine bana göre en kutsal kelime gurubu olan "Düşünün, ne kadar da az düşünüyorsunuz" yaşam felsefenizin temelinde olmalıdır. Hayat daha iyiye sahip olma arzusundaki insanların insanlığı bir kenara itip maddesel zevk ve araçlara yönelmesiyle bozuldu! Sevgiyi maddeselleştirdik "sevgililer günü"nü icat ettik, babamıza olan saygımızı bir kutuya hapsedip hediye olarak taktim ettik, öğretmenlerimize olan minnetimiz bir parfüm şişesinde veya bir kravatta onlara sunmamızla bitti. İnsan maddeseli ilahlaştırdı manevi olanı ise bir çırpıda attı. 

Sarhoşluğumda düşlediklerim ile ayıkkken düşlediklerim arasında tutarlıyım, bu benim ölçüm, tutarlı bir insan olma gereğinden de gelmiyor bu, bu kalbimi maddeselleştirme kaygım olmadığından ileri geliyor.  Saygıya değer olanlara saygı duyma gibi bir mecburiyetim var, saygıyı hak edenler "iyi"lerdir. Saygı sevgiye hizmet etmiyorsa ;kibirdir. Çirkinlik ve güzellik onu nasıl algıladığınızla alakalıdır. Aşk salt güzelliğe dayanıyorsa "aşk" değildir, aşk güzelliği keşfedebilen insanların mükafatıdır. Keşfe çıkmayanlar beden ve güzellik denilen buzdan duvarlar altında donmuştur. Güneş sızmayan bir aralık bırakmamışsanız ömrünüzde; güneşi suçlamak ne kadar doğru. Tanrı dünyayı yarattığında sizi sabit kılmadı, sizi size bıraktı,sizden birşeyler; biryerlerde; sizi bekliyor, ayaklarınız var, yürümekten üşendiğiniz ayaklarınız sizi hep dört duvar arasında mı dolaştırıyor, elleriniz ne güne duvarları yumruklaıp depremler yaratın, ve güneşi izleyin sonsuz ışık kaynağını, güneş sizi aydınlattığı müddetçe karanlıktan korkmayın, yıldızlar ne güne... Yıldızlar altında uzanıp dalga geçin hayatla, çam ağaçları altında dinlenmiş ve düşüncelere dalmış Platon'u, Farabiyi, Sokratı, Can Yüceli anın, kendinizi anın. Asıl engeller sizin beyninizde durur, kendinizi nasıl görmek istiyorsanız öyle yaşayın, nasıl mutlu olmak istediğinize bakın ve sizi mutlu edecek yerlere, sizi mutlu edecek kişilere doğru yürüyün. Ayaklarınız var, yürüyün, beyniniz ayaklarınız olmadan bir hiçtir, unutmayın!

ZORBA - NİKOS KAZANCAKİS






 

Zorba Kitap İncelemesi




Hayatı kaçırmakla ilgili emin olmadığı fikirleri olan, Buda’nın takipçisi, sayfaların aşığı[1] bir Yunan[2] ve bir deniz yolculuğu sırasında tanıştığı Aleksi Zorba adındaki hayatını değiştiren yoldaşının hikayesi. Nikos Kazancakis’in kitabı klasikler anlamında okuyup en çok bağlandığım roman. Bu sanırım ana karakterde kendimi bulmamla alakalı.



 


Kitap üzerindeki bilgileri kullanarak, Nikos Kazancakis’den kısaca bahsetmek gerekirse; Nobel’i bir oy ile Albert Camus’a kaptıran, Zorba adlı romanı altmışlarındayken II.Dünya Savaşı sırasında yazan ve mezar taşındaki yazısıyla[3] ünlü bir insan.
Kitap çoğunlukla olaylar akışı şeklinde geçse de, arada çeşitli konular hakkında sunulan fikirler var. Fakat bu fikirler olaylara ve diyaloglara yedirilerek sunulduğu için, romanın akışından hiç kopmuyorsunuz. Ben normalde olay odaklı romanlardan hoşlanmasam da, karakterlerin olay odaklı romanlara göre daha farklı olması ve dediğim bütün hali sanırım hem beni, hem de olay örgüsüne bağlı olarak okumayı sevenleri yakalıyor.
Betimleme konusu, bir roman için en önemli konu bana kalırsa. Ruhsal betimlemeleri okumak inanılmaz keyif verici bir şey fakat oldum olası çevre betimlemelerinden hoşlanmam ben. Çoğunlukla bir kitaptan kopmamın tek sebebi çevre betimlemeleri ya da fiziksel betimlemeler olur. Bu sefer ise kitaptaki betimlemelere daha çok bağlandım, kitaptan kopartmadılar. Çünkü Nikos Kazancakis’in hayatın değeri ile ilgili yaptığı sorgulamalarda, hayatın içinden doğadan küçük şeylerden zevk almak önemli yer tutuyordu. Bu sebeple hem ben betimlemelere yoğunlaşmaya çalıştım, hem de bu betimlemelerin ardından yazarın hayatı yakalama çabası ile ilgili satırlar, Zorba ile bu yönde diyaloglar geldiğinden keyif alabildim. Böyle de bir artısı var kitabın konusunun.
Görsel
Otobiyografik roman olması, yaşayan insanları ve yaşanmış olayları temel alarak yazılmış olmasının kitap üzerine muhteşem bir etkisi var. O da şu ki, bu kitaptaki karakterler bu zamana kadar romanlarda gördüğüm en gerçek karakterler. Karakterlerin yaptığı hareketler, söylediği sözler, düştükleri durumlar, bunlara karşı tepkileri, genel olarak düşünce akışlarındaki ufaktan tutarsızlık. Anlatılan her şey normal hayatın bir resmi gibi. Kitabı okurken kesinlikle Kazancakis ve Zorba’nın Girit macerasını gizli kamera ile takip ediyormuş gibi hissedebiliyorsunuz.
Karakterler üzerine özellikle eğilmek gerekiyor, çünkü bir kitabı çoğunlukla olay örgüsü ile beğenmek mümkün olmuyor. Bu romanın da bana göre asıl çarpıcı noktası, karakterlerin derinliği. Karakter derinliği deyince, başlanması gereken isim de Aleksi Zorba. Zorba, çeşitli yerlerde çeşitli işler yapan, hayatı boyunca bu gezginlik hali ile yaşayarak öğrenen bir insan. Tanrı ve siyaset kavramları ile ulaştığı nokta, herhangi bir filozofun ulaşabileceği nokta. İnsan nefreti kavramını, o kadar düzgün oturtmuş ki, bana göre üzerine düşünülse bile bu kadar temelli tarif edilemeyebilir. Tabii Nikos Kazancakis tarafından abartılı bir şekilde sunulmuş olabilir hayat tecrübeleri ve fikirleri fakat en azından kitaptaki Zorba’nın çok şaşırtıcı bir karakter olduğu kesin.
Söz konusu kitap bir okuma aşığının hayattan kaçırdıklarını konu alır da, yön veren karakterin cinsel fikirleri tarif edilmez mi? Zorba, insan düşmanlığı ile beraber düşünüldüğünde çok ilginç bir fikre sahip. Kadınlara karşı gerçek bir zaafı var. Herhangi bir çapkınlık durumu değil, gerçekten zaafı var. Hayatı boyunca kadınların narin, zayıf varlıklar olduğunu düşünerek onu mutlu etmeye çalışan bir insan. Bunu çoğunlukla kendi mutluluğunun önüne koyabiliyor.
“Artık hiç kuşkusuz, karşısında bu boyanıp mumyalanmış kocakarıyı değil, kadınlara verdiği adla ‘dişi ırk’ın bütününü görmekteydi. Kişilik kaybolur, yüz silinir, genç ya da moruk, güzel ya da çirkin, hepsi anlamsız bir değişikliğe uğrardı; her kadının arkasında Afrodit’in onurlu, kutsal ve sır dolu yüzü belirirdi. Zorba bu yüzü görür, bununla konuşur, bunu isterdi; Madam Ortans sadece geçici, donuk bir maskeden başka bir şey değildi. Zorba ölümsüz ağzı öpmek için bu maskeyi yırtıyordu.” şeklinde bahsediyor yazar Zorba’dan. Zorba’nın kadınlara bakış açısını tam olarak gösteren bir alıntı bu. Karşısına bir bireyi değil kadınları, dişi ırkı alıp ona kur yapan, onu mutlu etmeye çalışan bir insan. Burada acıma duygusu, yapılanı tanımlayan asıl his. Kadınlar hakkındaki tam fikrini ise kendi ağzından şöyle söyleyebiliriz; “Bu kararsızlık geçidini, şarlatanlık tapınağını, bu günah testisini, bu hile otlarının bulunduğu tarlayı, bu Cehennem’in giriş yerini, bu kurnazlıklar taşan sepeti, bu bala benzeyen zehri, ölümlüleri dünyaya bağlayan bu zinciri; kadını kim yarattı?”
“(…) Eğer insana inansaydım, Tanrı’ya da, Şeytan’a da inanırdım(…) İnsan canavardır! İnsanlara umut verme.” alıntısı ile Zorba’nın din ve insanlar hakkındaki fikrini anlayabiliyoruz. “Zorba’dan başka hiçbir şeye ve kimseye inanmam. Zorba, ötekilerden iyi olduğu için değil; asla! O da canavardır. Zorba’ya inanırım ama. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim. Bütün ötekiler hayaldir!” işte insan nefreti ile bencilliğin harmanı muhteşem bir fikir. Bencilliğin ve insan nefretinin birlikte temellendirilmesi olan bu fikir, beni kitapta en etkileyen düşünce olmuştu.
Tıpkı tanrı kavramına, dinlere değer vermediği gibi, devlet ve vatan kavramlarına da önem vermiyor Zorba. Kısaca anlatmak gerekirse, Balkan savaşları sırasında Yunan avlayan Bulgar bir papazı öldüren Zorba, bir gün sonra çocuklarının sokakta dilenmesi ile karşılaşıyor. Bu zamana kadar azılı bir Yunan milliyetçisi ve askeri olan Zorba, bu olaydan sonra maddi yüklerden ve soyut yüklerden tamamiyle kurtulmak için silkinme çabası olarak tanımlıyor hayatının geri kalanını. Nikos Kazancakis roman başında ayrıldığı milliyetçi dostu[4] ile beraber kendi hayatında devlet ve vatan kavramlarını önemli olarak tanımladığından, burada da Zorba ile arasında bir fikir çatışması oluyor.
“(…) birden insanın ne olduğunu, dünyaya neden geldiğini ve ne işe yaradığını düşünüyorum… Bana kalırsa, hiçbir şeye… Her şey aynı; karım olsa da, olmasa da, namuslu ve namussuz olsam da, bey ya da hamal olsam da; yalnız canlı ya da ölü oluşumun önemi var. Beni Şeytan ya da Tanrı alırsa(Ne diyeyim patron[5], sanırım arada fark yok!) gebereceğim, pis kokulu bir leş olacağım, dünyayı kokutacağım ve bu dünya, boğulmamak için beni bir yere saklamak zorunda kalacak.” Zorba başka insanlara olduğu gibi, kendine ve kendi geleceğine dair de acımasız olan, hayat rolü dediğimiz amaç hakkında da olumsuz düşünen bir karakter. Bu fikirlerin, ecnebinin kullandığı sokak becerileri yüksek, yaşayarak öğrenen bir adamdan nasıl çıkabildiğini ise aklım almıyor. Kazancakis, eğer Zorba karakterine bir el atmadıysa çok ilginç gerçekten.
Görsel
Nikos Kazancakis karakteri ise günümüz tanımlaması ile badak[6] biri. Tabii ki hayat üzerine düşüncelere, Buda’ya, kitaplara tutkun biri ve bu yönüyle de kendisinden bahsetmek gerekiyor fakat şu alıntı Nikos Kazancakis’in yaşadığı hayattan ne kadar emin olmadığını, memnun olmadığını değil emin olmadığını gösteriyor; “Konuşmuyordum. Zorba’nın haklı olduğunu biliyordum ama, cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekirse, kitabı seçerdim.” bu yönü ile bu karaktere hayran olmamak elde değil bence. Kitap okumak üzerine bahsedilen bu tutku ve hayali karşılaştırma, toplumun değer yargılarına göre ne kadar farklı bir hayat standardı oturttuğunu gösteriyor yazarın.
Kazancakis’in hayatından ne kadar memnun olduğu sürüncemede bir konu. Doğal istekleri ve doğayı reddetmek üzerine de bir tarzı olan yazarla ilgili Zorba öncesi ve Zorba sonrası iki alıntı yaptığımızda değişimi göreceğiz; “Ben bedenin zevklerini küçümserdim. Becerebilsem, ayıp bir şey yapıyormuş gibi, yemeğimi gizli yiyecektim(…)” diyecek kadar içine kapanık ve doğal ihtiyaçları konusunda saplantı yapmış bir karakter. Zorba’nın her şeyi açıkça yaşayan halinden sonra ise değişim Kazancakis’i şu sonuca ulaştırıyor; “Yüz yıllık yasaları oldubittiye getirmek öldürücü bir günahtır; ölümsüz uyumu güvenle izlemek insanın borcudur.”
Nikos Kazancakis’le ilgili olarak kitabı okurken ufak bir okumaya başlamıştım ve ilginç bir durum var. Kendisinin din konusunda fikirleri hakkında herhangi bir şey söylemek mümkün değil. Kitap sırasında Buda’dan kopmadığı sırada[7] Hıristiyanlığa, Paskalya’ya yönelik şöyle sunulmuş bir fikri var; “Eğer kutsal kitap ‘Bugün ışık doğuyor’[8] demiş olsaydı, insanın kalbi hasret çekmezdi. Düşünce, efsaneye dönüşmez ve dünyayı bu kadar ele geçirmezdi. İmgelemimizi, yeni ruhumuzu canlandırmayan sıradan bir olay olarak kalırdı. Ama, kışın ortasında doğan ışık, çocuk oldu, çocuk da Tanrı ve şimdi yirmi yüzyıldır ruh onu tepesinde taşıyıp emziriyor.” bu fikirlere karşı Kazancakis’in Hıristiyan olduğunu, deist olduğunu, ateist olduğunu okudum. Bu yazılanlardan Hıristiyan olduğunu düşünmek zor gibi geliyor ama, araştırmak gerek bilemiyor fikrini.
Nikos Kazancakis’in kitabın başlarında verdiği, özgürlük üzerine fikirleri de ne kadar özgür olduğumuzu sorguluyor; “(…) Ya da acaba efendimiz ne kadar yüksekteyse, tutsaklık zincirimiz de o kadar uzuyor ve o zaman çok geniş bir harmanın içinde sıçrayıp oynuyor, sonra ucunu bulamadan ölüyoruz, bunun adına da özgürlük mü demişiz yoksa?” Bağlı olduğumuz zinciri, eğer gideceğimiz yer için zorlamıyorsak bile, zincirimizin olmasının ne anlamı var sorusu geliyor aklıma. Yani o zinciri zorlayan insanların, kırıp kıramadığı üzerine bir tartışma olsa tamam, o zaman ilk yetişme halimizin, ön kabullerimizin, ne kadar yıkılabilir olduğu, yıkılması gerekip gerekmediğini tartışalım. Fakat buradaki tanımlamaya odaklanırsak, o zincirin ucunu bulamayan birinin o zincirden şikâyet etmesinin bir anlamı yokmuş gibi geliyor bana. Yine de benzetme çok başarılı ve üzerine düşünülebilecek cinsten.
Bu kitaptan, benim çıkardığım bu kadar. Fakat kesinlikle birden fazla okunması gereken, değerli bir kitap olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum efendim.

[1] Kitapta kendisinden birden fazla yerde “kâğıt faresi” olarak bahsediliyor.
[2] Tanımlamada Yunan’ı kullandım, çünkü Yunanlıları Türklere çok yakın gören hiçbir şeye dayanmayan bir fikrim, ezberim var. Buna bağlı olarak ana karakterle, otobiyografik olduğunu bildiğimize göre Nikos Kazancakis’le kendimi çok daha fazla özdeşleştirdim. Kitapla ilgili özel bir bağ kurmama, karakterin yani yazarın Yunan olması sebep oldu sanırım.
[3] “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.” Bu söz aslında kendisiyle ilgili yazdığı önceki kısımların doğruya bağlı kalınarak yazıldığını düşünürsek, Aleksi Zorba’nın Nikos Kazancakis’in hayatında yaptığı değişimi özetleyebilecek bir söz.
[4] Milliyetçi dostu, öğrencisi Stavridakis Zorba Girit’e gittikten sonra Gürcistan tarafına giderek, buradaki Rumları Kürt saldırılarından koruyarak Yunanistan’a gemilerle taşımak için çalışan bir gönüllü oluyor.
[5] Patron şeklinde Nikos Kazancakis’e hitap ediyor. Kazancakis, roman sırasında Girit’te bir linyit madeninin başına geçiyor maddi gücüyle beraber. Zorba da çalışma sahasında işlerini hallediyor gibi bir durum var.
[6] Badak, karşı cinsle ilişkilerinde tutuk, çekingen, pasif ve ezik tavırlar sergileyen insan tipi diyebiliriz.
[7] Roman sırasında yazar Buda’dan ve doğal ihtiyaç bir nebze hor gören, aşırı uysal felsefesinden hayatını değiştirmek, Zorba gibi olabilmek amacıyla kurtulmaya çalışıyor. Yazarak bunu yapmaya çalışan yazar, en sonunda bu amacına ulaşıyor.
[8] 21 Aralık, gündüz saatlerinin artmaya başladığı bir dönümü ifade eder Kuzey Yarımküre için. Yazar ışık doğuyor derken, bu dönümden bahsediyor. Pagan inançlarında bu dönüm, bereketi simgelediği için kutsal bir yer tutarmış. Hıristiyanlığın figürü İsa’nın yeniden doğuşunun bu tarihe yerleştirilmesi, tüm dinlerdeki gündüz saatlerinin artması ile doğanın yeniden doğuşu düşüncesinin, Hıristiyanlığa da ucundan kıyısından dokunduğunu gösteriyor.


Kendin yarı şeytan olmazsan, şeytandan nasıl kurtulursun be?

Nikos KAZANCAKİS,Zorba(Sf.226)

Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.102)


Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.17)

Denize vardım; kıyıdan kıyıdan aceleyle yürüyordum. Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür; her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır. Başkalarıyla yürürken güler, konuşur, tartışırsın, gürültü olur, dalgalarla kuşların ne dediğini duymazsın, belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp, susarlar.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.198)
  
Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni. 'Şimdi ne yapıyorsun Zorba?' diyorum. 'Uyuyorum,' diyor. 'İyi uyu öyleyse' 'Şimdi ne yapıyorsun, Zorba?' diyorum. 'Bir kadına sarılıyorum,' diyor. 'İyi sarıl öyleyse Zorba, hepsini unut, dünyada başka bir şey yok, yalnız o ve sen, Vira!'
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.306)
 Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.
Nikos KAZANCAKİS,  Zorba(Sf.356)

23 Kasım 2013 Cumartesi

Uykunu böldüm

Uykunu böldüm
Bir sigara yakıp
Bir kahve içtin
Gece bir buçuk gibi
Gözlerin kapandı
Biraz uykulu
Yarını hiç düşlemedin
Hep yaptığın gibi

Esniyorsun biraz
Sigaranın külü
Parmak uçlarını yaktı
Düşledin buz gibi
Donuk ellerimizi
Denize savurdun
Gözyaşlarından biraz
Parmak uçlarına aldın
Özledin biraz


Uykunu böldüm
Hırsızlar ve ben
Ve sokak köpekleri
Ve sen uyanıksın
Geriye kalanlardan
Bize ne
Varsın tüm dünya
Bu gece yıkılsın

Gülüyorsun garip
Hiç gülmezdin oysa
Duvarlar ve sen olmadan
Duvarlar olmadan bir hiçtin
Ağlıyorsun garip
Duvarlar ardında

Gece gece geldim
Seviştik biraz
Çağırmasan gelmezdim
Okumasan görmezdin
Susmasan sevmezdim
Ağlamasan inan
maz
Sormasan söylemez
Gitmesen kalmazdım
Olmasan olmazdım
Olmasan olmazdık
Olmasa bitmezdi

Uykunu böldüm
Uykusuz kaldık
Bir buçuk gibiydi
O günde kaldık



22 Kasım 2013 Cuma

Trio Mey



Önce geceye boğulur şehir
Sonra bir bir yanar kandiller
Sonra yıldızlar tutuşur gökte
Düşler gökyüzünde uçuşur
Güvercinler gibi tepetaklak
Allaşağı olur akisler
Kahve fincanlarında

Şehir sustu mu bıçak açmaz
İnsanlar karanlık sokaklarda
Gölgelerini kovalar aydınlığa
Gölgeler kalır şehirde bir tek
Parçalanır güneş
Yağmur damlalarında

İhtiyar Gabriyel üzüm ezer
Kırılgan bardaklarda kan rengi
Dimağına gizlenir mavi yeşil
Sarhoş ihtiyar hatıralar
Mardinde bir gece
Kızıla döner karanlık

Dudakları parça parça güneş
Dişleri su damlasından beyaz
Gözlerinde derin dehlizler
Su çeker kıyısında aşıklar
Sevsen yaralanır
Sevmesen nefret

21 Kasım 2013 Perşembe

Çakıl taşları



Karanlıktaki o adam
Rıhtımda balık kokusu
Bir duble rakı
Bir kedi var gölgeli
Bir de sigara

Bir de o kadın
Rimelleri gece karası
Parmak uçları keskin
Kanlı hançer kızılı

Ayışığında bir gölge
Sigarası puslu
Adımları öfkeli
Gözleri yorgun
Benzin kokusunda
Çakmağın sarhoşluğu

Dalga seslerinde huzur
Kırılıncaya kadar son şişe
Kesik ellerinde
Adamın uykusuzluğu


Sigarasında sis
Alnında yağmur
Morarmış dudaklarında
Soğuk rüzgarlar

Gemiler yavaş yavaş
İnsanlar hızlı adımlarla
Yıldızlar pırıltılı ilerler
Ve kadehler denizde gibi
Bir sağa bir sola
Çarpa çarpa heba eder
Çakıl taşları ıslansın diye







17 Kasım 2013 Pazar

Sandal





Bazen yorgun bir balıkçı teknesi
Yükler bedenimi maviye
Birlikte indiğimiz sular
Hep daha, bir ton daha maviye

Umut kara gözlerindeki retina
Yettiği kadar alır içine bizi
Ellerimizde nasırlı
Taşıyorken yüreğimizi

Mavi içimizdeki rüzgar
Serin güneşli bir ilkbahar
Milyarlarca gümüş balığı
Sırtlamışken rotamızı

Kıyıda duranlar mı
Yoksa mavidekiler mi
Yoksa tüm dünya 
Tüm dünya çıldırdı mı

Tanrının silüetinde gibi
Gökyüzündeki yağmurlar
Yıldızlar,deniz ve balıklar

Sandal ve ben
Açılmışız bu akşam
Bir martı doyuracak katık
Bir de suyumuz 
Rakıya konacak kadar

Sen olsan ne deniz
Sen olsan ne sandal
Sen olsan ne rakı
Ne de martı
Ne de mavi olurdu

Ben hepinizi istesem
Rakı, balık sen ve sandal
Ben olmasam da olur
O sandalda sen olsan
İnanmazlar ama
O da olur
O da olur sevdiğim
 

10 Kasım 2013 Pazar

MAVİ





Mavi gece
Su mavi
Ellerin ellerimde
Gözlerin mavi

Dalgalar arasında
Bir beyaz martı
Gagasında bir balık
Pulları mavi

Güneş sevişirken
Bulutlar mavi
Sis gibi nefesi
Uluyorken kurt mavi

Buzullar düşerken
Bağrına okyanusun
Yara almış balıklar
Okyanusta kan mavi

Eskimonun elleri
Uğuldarken rüzgarla
Soğuk bedeninde
Seviştiği su mavi

Menekşenin kökleri
Bulutlara uzarken
Yağmur rengi menekşe
Bulutlu çiçek mavi

Ölürken insan mavi
Gülerken dudak
Kırıkken kalp
Suskunken dil mavi

Mavi zamanın rengi
Çözünmeden mutluluk
Sıcak ateşten giymiş
Kordan sonra kül mavi

Mavi salkımlı üzüm
Mavi incir kabuğu
Mavi gözlerdeki yaş
Mavi sofradaki aş

Kıyıda bir istiridye
Mavi içindeki taş.

7 Kasım 2013 Perşembe

Halil Cibran

Halil Cibran


Halil Cibran (d. 1883 - ö. 1931), Lübnan asıllı ABD'li ressam, şair ve filozof.
Halil Cibran
جبران خليل جبران
Lübnanlı felsefe yazarı,romancı,şair ve ressam.
Lübnanlı felsefe yazarı,romancı,şair ve ressam.
Doğum 6 Ocak 1883
Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, Osmanlı Devleti (Günümüzde: Lübnan)
Ölüm 10 Nisan 1931
New York, ABD
Meslek şair, ressam
Cibran, 1883 yılında Lübnan'da doğdu. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir.
Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır.

Ermiş

Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan Nebi adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. El Mustafa adındaki bir kahinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar kitabın kendisini oluşturmaktadır.Cibran'ın bu kitapta El Mustafa isimli şahsa verdiği bu isimle peygamber Muhammed'i işaret ettiğini iddia edenler vardır.
Halil Cibran, yıl. 1898
Fakat kitaptaki metinler çoğunlukla Matta'ya göre İncil'in 5. bölümünde yer alan İsa'nın Dağdaki Vaaz'ıyla içerik ve üslup açısından benzerlik ve paralellik gösterir. Yazarın İnsanoğlu İsa adlı kitabındaki çalışmalar da dikkate alınırsa El Mustafa'nın Meryemoğlu İsa Mesih olabileceği iddiaları daha da güç kazanmaktadır.
Ermişin Bahçesi Halil Cibran'ın Ermiş kitabının devamı niteliğindedir. Türkçeye çevirisi R.Tanju Sirmen tarafından yapılmıştır. Yayın yılı 1999.

Bazı kitapları

  • Kırık Kanatlar
  • Haberci
  • Gezgin
  • Deli
  • Ermiş
  • Ermişin Bahçesi
  • İnsanoğlu İsa
  • Sözler
  • Dünya Tanrıları
  • Asi Ruhlar
  • Kum ve köpük avare
  • Gönül sırları (derleme)
  • Aforizmalar
  • Tanrı elçisi

3 Kasım 2013 Pazar

Edebi Eserler ve Yazarlar Arasındaki Paradoks








En büyük tartışmalardan biridir bu sorunsal. Edebi ürünler ve yazarlar arasındaki bağ gerçeklik ve hayal döngüsünde nerede yer almaktadır? Edebiyatçı yazar, şair bu denklemin tam merkesinde midir yoksa verilen üründen kendini ayrı m tutmaktadır? Eğer piskoloji bilimi şu ana kadar doğru bir düzlemde hareket etmişse yazarlar piskolojik bir rahatsızlığın içinde yani tam merkezindedir, bunu algılamak yazarlara has bir beceri gerektirir. Gerçeklik içinde hayal, hayalin ucunda kurgu ve kurguyu ölümsüz kılan yazı bu dörtgenin ana hatlarını oluşturmaktadır. Yazar dörtgenin köşetaşlarını birleştirdiği an dörtgenin içi edebi eserleri oluşturan "yazı" ile işlenir. GERÇEKLİK-HAYAL-KURGU-YAZI köşe taşlarıdır adeta. Bir de yazarın bizden gizledikleri vardır, yazar bu içselleştirilmiş dünyada kendi diyalektiğini oluşturur herkesten ayrı sessizliğe büründüğü zamanlarda iç dünyasındaki monolog onun ininde yankılanır durur. Kimi cevaplar hazırlanır olası sorular için.Mesela;
-Romandaki karakerler gerçek hayatta yani sizin hayatınızda yer etmiş kişilerden mi yola çıkılarak oluşturuldu?
-Roman ve yazar gerçek dünyayı mı yoksa tamamen kurmacayı mı bize sunmaktadır?
-Şair şiirlerinde gerçekten gerçek hayatta sevdiği aşık olduğu kişiyimi anlatmaktadır yoksa tamamen hayal ürünü müdür?
-Şairler asosyal oldukları için mi şiir yazarlar?
-Yazarlar hangi dünyayı tasvir etmektedir, gerçeklik edebi ürünlerde aranmalımıdır?
                                       


Bu şekilde sürüp giden sorular zinciri insan zihnini deyim yerindeyse kelepçeler. Bir suçluluk piskolojisi içinde yanıtlar aramaya kalkan yazar veya şair cevap vermeye zorunlu hisseder kendini, bir süre sonra da iki bilinenli denklemi (x ve y bilinen harflerdir fakat bilinmeyeni temsil eder) x ve y yi seçme yoluna gider. Bu harflerden birine ederine yakın bir değer biçmek durumundadır aksi halde yazarlığı başlamadan bitecektir. Yazar kendince cevaplar düşünür ve vereceği yanıtlar karşıdakini bir süre oyalayacak cinsten olmalıdır. Bu denklem içinde ya x ya da y olmak zorundadır çünkü dünya ve kainat bileşimler sonucudur reel olan budur. Yazar birinci yolu seçtiğinde genel itibarı ile şu yanıtı verir:

-Hayır bu roman tamamen kurmaca bir yöntem kullanılarak yazıldı, kişiler gerçek değil, yer mekan gerçek hayatta görebileceğiniz yerlere benzemesine rağmen aslında o aklınıza gelen yer değil. Bu roman tamamen hayal gücünü yansıtmaktadır.

Bu yazarların seçtiği x bilinmeyenini meşrulaştırıp bilinen bir tanım yapma arzusundan biridir.Diğer yol y denklemini bilinenli kılma isteğidir ve meşrulaştırma yolu daha çetindir.

-Bu roman gerçek dünyayı anlatır. Roman karakterleri gerçekte var olan karakterlerden meydana gelir.

Bu tanım cesur yazarlar tarafından herşey göze alınarak savunulacak bir cesaret ve birikim ile mümkün olabilir. Peki gerçekten de bu iki tanım nesnel ve objektif düşüncenin ürünümüdür yoksa aldatıcı ve oyalayıcı bir kurnazlık mı barındırır? Sekülerizm gibi algılanan bu iki olası yanıt sonuç itibarı ile topluma bir şekilde benimsetilmiş ve dolayısıyla kabul ettirilmiştir. Biri çıkıp da "Yazarlar delidir fakat delirmek işlerine gelmez" demiyor.

Yazarlık gerçek ve düş arasında duran insanın bir ayağını hayal dünyasındaki okyanusa diğer ayağını da gerçeklik ve doğrusallık okyanusunda ıslatması gibidir. Zaman ve çıkarlar doğrultusunda yazar bu iki imgeye ne kadar mesafeli durursa yazarlığının da bir o kadar zirvesine ulaşmıştır denilebilir. 

Doğru denilen şey bilinemezi savunanlardanım. İnsanoğlu kainatın ona ayrılmış kısmı olan dünyayı bile henüz tam anlamıyla anlayamamışken ki hiç bir zaman bu gerçekleşmeyecek nasıl olurda gerçeklikten ve doğrudan ateşli bir şekilde bahseder ve bunu savunur. Nietzche bunu ne de güzel açıklar "Tüm genellemeler yanlıştır bu da dahil olmak üzere". Sokrates gibi düşünen insanlar benim can yoldaşımdır Sokrates de benim kankam, şu ifade şekline bakın; "Tek bildiğim şey, hiçbirşey bilmediğimdir.". Şimdi tüm bu konuştuklarımızı daha net bir biçimde aktarmaya kalkarsak:
1)Yazar sadece düş mü, yoksa sadece gerçek olanı mı eserlerinde aktarır?
2)Kurgu denilen şey yazarın gördükleri ve etkilendiklerini ne derece etkiler eğer etkilerse bu kurgu mudur yoksa gerçekliğin çarpıtılmış hali mi?
3)Dünyada gerçek olduğunu bildiğiniz ve doğruluğuna yüzde yüz inandığınız birşey var mıdır yoksa büyük oranda doğru olduğuna inanıyorum mu diyebilirsiniz?
4)İnsan ve toplum birbirini tamamlarken doğru ve gerçeklik üzerinden mi hareket eder yoksa pragmatik bir yaklaşımla mı yola çıkar?
5)Güzellik ve iyilik kavramları sonsuza dek sürmeyen değişken veya değişime uğramaya müsait bir olguysa dünyada değişmeyen tek şey değişimin kendisi midir yoksa insanoğlu değişmeden belli bir yaşam felsefesi üzerinden hareketle yaşayabilir mi?
6)Yazar ve eser neye göre değerlidir, düş gücünü besleyen yapıtlar düşe özlem duyan insanlar tarafından okunuyorsa tamamen gerçek bir dünyada yaşamak isteyenler mi mutsuzdur?
7)Mutlu olanlar hayal gücünden dolayı mı yoksa pragmatist mantık yürütmelerinden dolayı mı mutludur?

Tüm bu soruların cevabını az çok verebildiyseniz asıl konumuz hakkında zihnimizi kurcalayan soruya geçmek istiyorum.

*Yazar eserlerini oluştururken gerçek dünyadan tamamen bağımsız veya gerçek dünyaya tamamen bağımlı veya her ikisinden de faydalanarak mı ürünlerini meydana getirir? Başta açıkladığımız denklemlerden birini seçmek yazarca mümkün müdür? Yazarlardan yalan söyleyenler mi yoksa gerçekçi olanların ayırımını ve hangilerinin pragmatist davranarak kendilerini eserlerinden ayrı tutarak köylü kurnazlığı yaptığını hangilerinin de eserlerini doğrusallık monotonluğuna hapsedip ifşa ile eserlerini inşa ederek bir yığın zor soruya maruz kaldığını siz kendi dünyanızda değerlendirin. Okumak için okumaya değer birşeyler bulmak için bu gerekli ve elzemdir.